Ve burada çok önemli bir yanılgıyla karşı karşıyayız: “Şikâyetim yoksa kalbim sağlıklıdır.”
Oysa kalp-damar hastalıklarında bu düşünce son derece yanıltıcı olabilir.
Kalp damarlarında yıllar boyunca sessizce ilerleyen damar sertliği, kişi hiçbir belirti yaşamadan ciddi bir noktaya ulaşabilir. Hatta bazı insanlarda kalp krizinden önceki ilk belirti, doğrudan kalp krizinin kendisi olabilir.
Sessizlik, risk olmadığı anlamına gelmiyor
European Heart Journal’da yayımlanan çok geniş kapsamlı yeni bir araştırma, bu konuda dikkat çekici bir tablo ortaya koydu. İlk kez kalp krizi geçiren 4,6 milyondan fazla kişinin verilerinin incelendiği çalışmada, hastaların önemli bir bölümünün krizden önceki aylarda herhangi bir kardiyak belirti yaşamadığı görüldü.
Daha da dikkat çekici olan şu:
Bu insanların önemli bir kısmı krizden önce sağlık hizmetlerinden yararlanmıştı. Yani mesele yalnızca “doktora gitmemek” değildi. Risk faktörleri vardı.
Fakat risk faktörlerinin bulunması ile bu risklerin etkin biçimde yönetilmesi aynı şey değildi.
Çalışmada en sık karşılaşılan risk faktörlerinden biri de dislipidemi, yani kan yağlarındaki bozukluklar oldu.
Burada hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir nokta var:
Kolesterol yüksekliği çoğu zaman ağrı yapmaz. Tansiyon yüksekliği çoğu zaman baş ağrısı yapmaz. Damar sertliği ilerlerken kişi kendini gayet sağlıklı hissedebilir.
İşte tehlike tam da burada başlıyor.
‘Kendimi iyi hissediyorum’ bir sağlık testi değildir
Bir insan her gün yürüyebilir, merdiven çıkabilir, işine gidebilir ve kendisini son derece sağlıklı hissedebilir.
Ama bu, damarlarında ateroskleroz (damar sertliği) olmadığı anlamına gelmez.
Çünkü kalp-damar hastalıklarının önemli risk faktörleri uzun süre sessiz ilerleyebilir.
Üstelik kalp krizi her zaman yıllar öncesinden belirgin bir alarm vermez. Bazı kişilerde göğüs ağrısı gibi klasik belirtiler olmayabilir. Özellikle ileri yaşta, diyabeti bulunan kişilerde veya bazı özel hasta gruplarında belirtiler daha silik ya da farklı olabilir.
Bu nedenle “Benim hiçbir şikâyetim yok” cümlesi, kalp-damar riskinin düşük olduğunu gösteren bir ölçüt değildir.
Peki ne yapmalıyız?
Öncelikle kalp krizini önleme işini kriz sonrasına bırakmamalıyız.
Kolesterol değerlerimizi yalnızca laboratuvar sonuçlarında “yüksek” veya “normal” diye değerlendirmek yerine, yaş, tansiyon, sigara, diyabet, aile öyküsü ve diğer risk faktörleriyle birlikte ele almalıyız.
Doktorumuz gerekli görüyorsa LDL kolesterol başta olmak üzere lipid değerlerimizi hedeflere uygun şekilde yönetmeliyiz.
Beslenmeyi, hareketi ve kilo kontrolünü ise bir hastalık ortaya çıktıktan sonra başlanan geçici uygulamalar olarak değil, ömür boyu sürdürülecek bir yaşam biçimi olarak görmeliyiz.
Ve en önemlisi:
Koruyucu tedavi “şikâyetiniz olmadığı için” gereksiz değildir. Tam tersine, koruyucu tedavinin amacı henüz bir olay yaşanmadan riski azaltmaktır.
Kalp krizi çoğu zaman “durup dururken” ortaya çıkmaz.
Damarlarımızdaki süreç belki yıllardır sessizce devam etmektedir. Biz sadece o sessizliği, çoğu zaman hastaneye yetişmek zorunda kaldığımız gün fark ederiz.
Bu yüzden göğsünüzün ağrımasını beklemeyin.
Kalbinizin size alarm vermesini beklemeden riskinizi öğrenin.
Çünkü kalp sağlığında en başarılı tedavi, geçirilmiş bir kalp krizini tedavi etmek değil; hiç yaşanmamış bir kalp krizini önlemektir.
Sorularınız için:
Instgaram: @dr.bayramyildiz
www.bayramyildiz.net






